|
|
|
|
|
|
EDEB'e dair!

Edeb’ kelimesi Arapça bir isim ve “iyi terbiye, naziklik, usluluk, zariflik”
anlamlarına geliyor. “Edb” kelimesi; e (eline), de (diline) ve b (beline)
harflerinden oluşmaktadır ki hayatımızı tanzim ederken uymamız gereken
kuralların neredeyse genelini birden ifade eder.
Eskiden hemen her medresenin ve çoğu dergahın giriş kapısın üzerinde ta'lik veya
celi sülüsle yazılmış bir "Edeb Yâ Hû" levhası vardı. Bu da gösteriyor ki gerek
fenni ilimlerin ve gerekse manevi ilimlerin başlangıç noktası edep’ten
geçmektedir.
İlim meclislerini gezdim, kıldım ilmi talep
Dediler; ilim en sonunda, ille edep ille edep
21. yüzyılın insanları olarak bizler, edebin ne olduğunu ve ne olmadığını biraz
unuttuk galiba. Geçmiş kültürümüzde, özellikle Osmanlı kültüründe, edebin özel
bir yeri vardı günlük yaşantıda. İnsanlar oturup kalkmalarını, küçük ve
büyükleriyle konuşmalarını, sokakta yürüyüşlerini, hasılı hayatın her
aşamasındaki hal ve hareketlerini edebi gözeterek düzenlerlerdi. Bu noktada
“adab-ı muaşeret” adı altında yazılan kitaplara göz atmamız, bizim edebi ne
kadar ihmal ettiğimizi ortaya koyacaktır.
Edebe dair birkaç misal verelim. Örneğin: Kapıdan içeriye girilirken, dışarıya
çıkılırken arka dönülemez. Bunun için de ayakkabılar, dışarıya değil, içeriye
doğru çevrilir; dışarıya çevirmek, “git, bir daha gelme” demektir.
Herhangi bir toplumda oturulurken konuşan kişinin sözünü kesmek veya bir kişi
konuşurken başkasıyla konuşmaya başlamak, mecliste fısıltı şeklinde de olsa
gizli konuşmak veya kulaktan kulağa bir şeyler söylemek hep edeb dışı
hareketlerdir. Yemek yenirken kişinin ağzını şapırdatmaması; bir şey içerken
höpürdetmemesi gerekir. Fincan, bardak, tabak ve çatal-kaşık gibi kullanılan
gereçlerden ses çıkartılması; gülerken tebessüm şeklinde değil de kahkahayla
gülünmesi edebe aykırıdır.
Edeb öncelikle ’a karşı olmalıdır. Kulun ’a karşı edebi ise: O’na şirk
koşmaksızın yalnızca O’na iman etmesidir. ’ı sevmek, O’nu noksan sıfatlardan
tenzih etmek, O’na dua ve ibadette bulunmak kulun Rabbisine karşı göstermesi
gereken diğer edeplerden bazılarıdır.
Edeb bir tac imiş Nur-u Hüda’dan
Giy o tacı, emin ol her beladan…
Edepte kusur edilmemesi gereken bir diğer konu da Efendimiz’e karşı olan
tutumlarımızdır. Bakınız ecdadımız Efendimiz’e karşı nasıl bir edep
takınmaktaydı. Hicaz demiryolu döşenirken, Medine çevresinde rayların altına
keçe konulması ve böylelikle Efendimizin sesten rahatsız olmamasını sağlamaya
çalışmak, edebe verilen önemden olsa gerek.
Şair Nabi’nin edeple ilgili yaşadığı hadiseyi bilmeyenimiz yoktur sanırım. Genç
okuyucularımız için yinelemekte fayda var.
Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şâir Yusuf Nâbî (rah.), 1678 yılında bir
kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da
bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber’i ziyaret aşkı Nâbî’yi
iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece
yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere’ye yaklaştı. Kafilede bulunan
Eyüplü Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış
uyuyordu. Rasul-i Kibriya’nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu
manzara Nâbî’ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur
beyitleri söylemeye başladı:
Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.
Açıklaması şöyledir: “Edebi terk etmekten sakın! Zira burası -u Teala’nın
Habibi’nin beldesidir. Burası, Hak Teala’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir;
Muhammed Mustafa’nın makamıdır. Ey Nâbî! Bu dergaha edebin şartlarına dikkat
ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane
gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.”
Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açar, hemen kendine gelir, ikazın sebebini
anlar, ayaklarını toplar, doğrulur. Nâbî’ye dönerek:
- Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sorar. Yusuf
Nâbî:
- Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde
görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen
yok! Der. Paşa:
- Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz eder. Nâbî susar, yola devam eder.
Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah’ın mescidine yaklaşır. Bir de
bakarlar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî’nin: “Sakın
terk-i edepten...” beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret
ederler. Mescide girip, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koşarlar.
Nâbî, heyacanla:
- adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden,
nereden ve nasıl öğrendin? Diye sorar. Müezzin önce cevap vermek istemez, Nâbî
ısrar ve rica eder. Bunun üzerine müezzin:
- Resûl-i Kibriya (sav) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını
şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan
aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı
beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!” buyurdu.
Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, der. Nâbî, hepten şaşırır ve
heyecanlanır, dayanamayıp ağlar. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:
- O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi
buyurdu? Diye sorar.
Müezzin:
- Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha
fazla dayanamaz, sevincinden düşüp bayılır. Bir zaman sonra ayıldığında, paşayı
ve müezzini yanında ağlarken bulur.
Nabi’nin bu örneğinde de görüldüğü üzere, bizler ne kadar edebe riayet edersek
katında da, Efendimiz katında da ve yaşadığımız dünya içinde de o kadar değere
layık olacağız.
İbnu Abbâs (radıyAllahu anh) anlatıyor: "Ben Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)ın
terkisinde idim. Bana şu nasihatte bulundu: ‘Yavrum! 'a karşı (emir ve
yasaklarına uyarak edebini) koru, da seni (dünya ve âhirette) korusun.”
Edebe riayet edilmesi gereken bir diğer konu da Kuran-ı kerim’dir. Kuran-ı
kerim’in ’ın kutsal kitaplarından biri olduğuna iman etmek; onu başucu kitabı
yaparak, yüzünden okumak ve tefsirini de ayrıca okuyup ’ın bize verdiği
mesajları anlamaya çalışmak ve o mesajlar doğrultusunda hayatımızı tanzim etmek;
Kur’an okunurken onu huşu içinde dinlemek ve abdestsiz elimize almamak vs. gibi
edepler başlıca şiarımız olmalıdır.
‘Edeb’ kelimesinin dilimizdeki zengin muhtevasını ve milli-manevi hayatımızdaki
önemini bu sayfalara sığdırmak mümkün değil. Ancak, biz bir hatırlatmada
bulunmak istedik.
RESUL ÇELEBİ
|
|
|