|
SÖZ ORUCU

'Evinsiz darı gibi...' derdi babaannem. Lüzumsuz ve boş konuşana; çok
konuşup da hiçbir şey söylemeyene. Görünüşte darıdır, ama boştur içi...
Ondan öğrendiğim onlarca deyimden biriydi bu. Böyle bir evde büyüdüm
ben. Çiğlik yapana 'yontulmadık' denilen, yine babaannemin deyişiyle
'zevzeklik' etmenin hoş görülmediği bir evde.
Susmak, olup biteni ve hayatı 'dinlemek'ti bize öğretilen. Ve orada
insanlar gözleriyle konuşurdu... O kadar azdı ki kelimeleri, belki de
ihtiyaçları yoktu. Ama ne de güzel anlaşırlardı!.. Yaşamayan bilmez
susarak konuşmanın lezzetini.
Sonra anladım ki kelimeleri olur olmaz sarf etmemek, eskitmemek gerek.
Söyleyince bir ateş gibi çıkmalı ağzından. Varıp bir gönlü imar etmeli.
Bir savaşı bitirmeli Yunus'un dediği gibi. Susmanın erdem olduğu
zamanlar vardı. Allah dostları 'kıllet-i kelam' derlerdi buna... Az yer,
az uyur ve az konuşurlardı. Kâmil insanın vasıflarından biriydi az
konuşmak. Sözlerin boşlukta yitip gitmediğini düşünürdü onlar. Her
harfin kaydı tutuluyordu ve hesabı verilecekti. Söz, altın ve gümüş
soyundan sayılırdı. Değerliydi, boşa sarf edilmezdi ve söylenecekse
mücevher rengiyle renklenmeliydi. Söylediklerinde de şiir oluyordu
sözleri. Şiir, susmaktan doğup geliyordu.
Geçende bir dostla konuşuyorduk. 'Söz orucuna girdim' dedi. Şaşırdım.
Nasıl bir şeydi bu? Bir meziyet gibi anlaşılsın istemediğinden,
sıkılarak anlattı. "Çekiliyorum eve, dedi. Bir gün hiçbir kelam
etmiyorum. Dua ediyorum, okuyorum. Kendimi ve kainatı dinliyorum..."
Muhteşem bir huzur duyduğunu, bildiğimiz oruç nasıl insanın bedenini
rahatlatıyor, sağlıklı kılıyorsa, söz orucunun da ruhu dirilttiğini
anlatıyor. Üzerimize yapışmış bunca söz, bunca dedikodu, bunca gıybet
kirinden başka nasıl arınabiliriz ki!
Biliyorum, bizim dinimizde böyle bir ibadet yok; ama o gün bugündür,
'söz orucu' ile düşüp kalkıyorum. Herkesin, ama herkesin ölesiye
konuşmak, konuşmak, konuşmak istediği; ama konuşmaların içinin bütün
bütün 'evinsizleştiği' bir zamanda, Hz. Meryem'e öykünüp söz orucuna
girmek ne soylu bir eylem! Hazreti Meryem, mazhar olduğu mucize kendini
belli etmeye başladığında, insanlara ne diyeceğini, durumu onlara nasıl
izah edeceğini bilememenin kederini yaşıyordu. Çare olarak yerini terk
etti. Şehir dışında sakin bir dağ eteğine yerleşti. Doğum sancıları
arttığında Ruh ona, "Sakın üzülme!" dedi, "Rabbin senin alt yanında bir
su arkı meydana getirdi. Haydi hurma dalını kendine doğru silkele,
üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer
herhangi bir insana rastlarsan, 'Ben Rahman'a konuşmama orucu adamıştım;
de, o yüzden bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.' Daha sonra Meryem
çocuğu kucağına alıp akrabalarına getirdi. Etrafındakiler şaşkın bir
şekilde ona ve kucağındaki çocuğa baktılar. Bunun nasıl olduğunu,
ailesinde iffetsiz bir kimse olmamasına rağmen Meryem'in nasıl böyle bir
şey yapabildiğini sordular. Hz. Meryem "Bana değil, çocuğa sorun"
dercesine çocuğu gösterdi. "Nasıl olur da beşikteki bebekle konuşuruz?"
dediler. Derken bebek, "Ben Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni
peygamber olarak görevlendirdi." dedi. (Meryem Suresi 22-33 arası
ayetler)
Sözün büyüsüne inananlar, bu azgın çağda 'Yedi Uyurlar' gibi mağaralara
çekilecek, Hz. Meryem gibi söz oruçlarına girecek ve Hz. Peygamber'in
huzurunda bir bedevinin hakaretleri karşısında sükut eden Hz. Ebubekir
gibi susacak... Susacak ki onun yerine melekler konuşacak. Yahut Beckett
gibi susmayı bir sanata dönüştürecek. O Beckett ki, 1969 yılında Nobel
Edebiyat Ödülü'nün kendisine verildiğini duyduğunda, hiçbir tepki
göstermemiş, tek kelime söylememişti. Çünkü Charles Juliet'nin dediği
gibi, "Görünmezi görenlere özgü bir bakışı var"dı onun, "Teselli
edilemeyen Beckett"tı o.
Ah, şimdi yalnız kahvelerde, kadınların beş çaylarında değil, 'edebiyat
sohbetleri'nde, sanat mahfillerinde ve dinî sohbetler için toplanılan
mekânlarda bile diz boyu 'evinsiz söz', gıybet, dedikodu! Söz'ün onuru
ve hatırı için susmak gerek. Söz orucuna girmek... Evet, Hz. Meryem'inki
gibi bir yürek ister, Hz. Ebubekir'inki gibi bir sabır. Ya da Beckett
gibi kendi başına bir dünya olmak...
Ali Çolak
|